Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 26°C
Parçalı Bulutlu

SENDEN, BENDEN, BİZDEN BAHSEDİYORUZ BUGÜN

31.05.2019
A+
A-
SENDEN, BENDEN, BİZDEN BAHSEDİYORUZ BUGÜN

SENDEN, BENDEN, BİZDEN BAHSEDİYORUZ BUGÜN

Düşünürken ne kadar yoruluyorum anlatamam. Birlikte yorulup birlikte dinlenelim mi sizinle? Konuşma iyi gelecektir. Lütfen bu satırları okurken sık sık gözlerinizi kapatıp kendi yaşamınızı gözden geçirin.

Kafamın içinde birbirine çarpan duygular… Mutlaka sizin de vardır:)

Stres…

Ayrılıklar, ölümler, iflaslar…

Stres başımıza gelen birçok talihsizliğin gizli öznesidir aslında. Adı geçmez ama acı tadını damağımızdan, bıraktığı izleri vücudumuzdan, ruhumuzundan kısacası hayatımızdan kolayca silemeyiz. Tedaviler silsilesi peşimizi hiç bırakmaz. Birinin başı, diğerinin midesi, diğerinin dili, diğerinin beyni belki birçok diğerinin ruhu alır nasibini stresten. Kişisel gelişim kitapları okunur, psikologlara gidilir, ilaçlara sarılınır ya da alternatif tıbba. Şöyle bir gerçek var ki konunun üzerine gitmek beynimizin o konuyu daha da ciddiye alarak stresi cümlenin tamamı haline getirmesine yol açar. Hadi hep beraber bir düşünelim bir sorun var. Çözümü var mı? Evet ya da hayır. Cevabınız evet ise hemen yazıyı okumayı burada bırakıp harekete geçin; yok cevabınız hayır ise o zaman niye üzülüyorsunuz. Aynı espriye ikinci kez gülmezken, aynı yemeği ikinci kez ısıtıp yemek istemezken, bir sezon önce aldığın o çok sevdiğin elbiseden bile artık sıkılmışken, aynı filmi ikinci kez izlemezken çözümü sizinle alakalı olmayan bir soruna defalarca niye üzülüyorsunuz.

Biz plan yaparken başımıza gelen talihsizlikler… Aslında hayatın çoğu bu değil mi?

Tadının çok güzel olacağını hayal ederek yaptığın yemeğin bir hayal kırıklığı olarak damağında tadı kalmadı mı hiç?

Çok severek, çok da para ödeyerek aldığın güzel elbise sen daha giyerken tırnağına takılıp bozulmadı mı mesela?

Çok sevdiğin sevgilinle ayrılmak zorunda kalmadın mı hiç?

Belki bir tek ders yüzünden hayallerini bir yıl ertelemek zorunda kalmadın mı?

Yapman gereken bir tercih yüzünden hayat acımasızca vazgeçmek zorunda bırakmadı mı seni çok sevdiğin bir şeylerden?

Mükemmel bir fiziğe sahipken ya da kariyer hayatın fiziğine bağlıyken fiziksel bir talihsizlik yaşamadın mı?

Bunların hiçbirini yaşamamış olabilirsin. Ama dünyada basit hatalar yüzünden bırakın talihsizliği insanlar hayatlarını dahi kaybedebiliyorlar. Vaktin hala varken yeni bir yemek yapabilirsin, hayalindeki görmek istediğin yerler için artık doğru zaman, uygun zaman diye bir şey olmadığını kabul edip ilk bileti alabilirsin. Terk mi edildin sevdiğin insan tarafından. Üzülme… Sevilmeyi bekleyen sayısız tane senin gibi güzel insan var. Eğer sen sevgiye odaklanırsan gözün sevmeye değer güzel şeyleri senin için ayrıştırır merak etme:)  Hala yaşıyorsak daha bir sürü güzel elbisenin olduğunu unutma… Mutlaka sana yakışacak milyonlarca seçenek vardır, boyun kilon, ten rengin ne olursa olsun eşsiz ve benzersizsin. Sadece kendin olduğun için çok değerlisin.

Kurduğun tüm hayallerin birinin dokunuşuyla adeta domino taşları gibi birbirini devirmesi…  Bir sene çalıştığın(çalışırken kurduğun hayaller) sınavı kaybetme anın… Ya da mülakatta elenen(ilk maaşının bile harcanacağı yer planlanmışken) binlercesini düşün. Ya da sınavda hastalanıp çıkarılan çocuğun, gencin dramını(gidemediği üniversiteyi, oturup arkadaşlarıyla gülemediği o çimleri)… Senelerce evlenmeyi bekleyip hayaller kuran iki sevgilinin gelinlik dahi seçmişken, sona o kadar yaklaştıkları anda birinin diğerine seni seviyorum deyip öldüğü anları… İnsanız yahu… Olacak bunlar… Yanmadan pişilmiyor mu hayatta!

Yanılgılarım…

Okuyup bitirdiğin fakülteden sonra aslında o işi yapmayı istemediğini fark eden insanlar var. Aldığı evin aslında yaşlanmak istediği yuvası olmadığını anlayanlar ama uzun bir süre içinde yaşamak zorunda kalanlar… Çok sevdiği insanın aslında mutlu bir sonsuzluğa gitmek istemeyeceği biri olduğunu anlamak… Daha kısa olduğunu düşünerek girdiği o yolda kaybolmak , yolu uzatmak…

Yemeğe yakışmayan o baharatı koymak…

Ah daha neler neler…

Kendinizi bağışlayın…

Her şeye rağmen saflığını yitirmeyen çocuk yanım… Orası kırılgan. Fazla çocuk. Fazla duygusal. Kendim koruyorum kendimi. Kendim avutuyorum. Kendim motive ediyorum. Yine bakıyorum da en çok üzen ve en çok yargılayan da yine benim. En ağır cezaları suçumu aştığını bile bile ben veriyorum kendime…

Biliyorum siz de öyle yapıyorsunuz. Yapmayın. İçinizdeki çocuğun sizin merhametinize, yönlendirmelerinize, vereceğiniz derslere, ama en çok pes etmemeyi ona öğretmenize ihtiyacı var…

Kendimle baş edemiyorum… Edemiyoruz biliyorum…

Tam anlamıyla hangi duygunun beni çok yorduğunu da bilmiyorum. Kötü olan şu ki bunu ben yönetmiyorum. Bir şekilde kendime maruz kalıyorum. Çok eminim benden bir sürü var.

Kısaca şey diyelim biz…

Hayat yorucu…

Hayat zor…

Herkes çemberin içinde dönen fare gibi her gün ama her gün aynı şeyleri yapıyor. Adına yaşamak diyoruz!

Başarmak! İş!

Çok az yaşıyoruz aslında…

Bize bizden zaman kalmıyor.

Şanslıların sayısı da az değil belki ama hayıflananlar daha çok eminim. Bir de modern teknolojinin bize yaptıkları var. İyilikmiş, kolaylıkmış gibi yaptıkları… Ama vurgulamak istiyorum ‘mış gibi’ sini. Çünkü hepimizi yeryüzünden uzaklaştırıyor. Sadece yeryüzü olsa iyi… Gerçeklikten uzaklaştırıyor. Birbirimizden… Yakında filmlerdeki gibi herkesin bir işletim sistemi olacak sanırım. Eşi, dostu, arkadaşı yerine… Buna da ayrı üzülüyorum…

Bilgi iktidardır ı savunanlardanım ben. İktidarsızlık ülkemi ele geçirmiş! Rezillik almış başını gidiyor. Gün olmuyor ülke üzülecek, yas tutacak; muhalifler konuşacak konu bulamasın. Daha beteri ne olacak dedikçe daha beteri geliyor. O ayrı üzücü. Herkes kendi evinin önünü süpürse sokak kirlenmez der büyükler. Bu cümleyi biraz düşünün. Aslında bu içinde bulunduğumuz zaman tüneli de bir yoldu. Niye temizlemiyoruz. Bedenimizi,  giysi dolabımızı, zihnimizi, etrafımızdaki gereksiz insanları… Şu bir gerçek ki bir gün son kez uyandığınızda bir hastane odasında bu temizliği yapmayıp kendimizi yorduğumuz, yaşamadığımız her gün için ne kadar af dilesek de kendimizden bunun bizi geçmişe götürüp bize ikinci bir şans vermeyeceği aşikârdır.

Zaman bizi hiç geriye götürmüyor, aynı şeyi tekrarlatmıyor. Sürekli telafi ediyor… Geçmiş ve gelecek sürekli uzaklaşıyor birbirinden. O kadar olsa iyi sevdiklerimizi alıyor. Yenilerini sevdiriyor. Kıyaslattırıyor. Özletip özletip ağlatıyor. Asla onu yenemeyeceğimizi vuruyor yüzümüze tokat gibi. Mutlu anları kavanoza koyup saklayamıyoruz mesela… Uçup gidiyor… Çok olsa anılara bakarken günü kaçırıyoruz. Zaman hırsızın önde gideni! Bizi alıyor bizden biziiiiii!

Zamanında yaşayamadığımız için zamanında ölemiyoruz bir de bu var. Doğru zaman gerçekten boyun eğmiş uygunsuz zamana… Ölüm bir hırsız gibi yanlış zamanda geliyor. Yarım kalıyoruz, yarım bırakıyoruz.

Şimdi çok alakasız bir şey daha söyleyeceğim bu son!

Tüm kalbimle söyleyebilirim ki sevdiğiniz birinin yaşarken sizi bırakıp gitmesi ölmesinden daha da acı. En yanlış zaman bu. Zaman varken zamanı atmaktır bu çöpe! Hem de bu kadar değerli, güçlü ve özelken!

İnstagram: http://www.instagram.com/bahar.goksu_

 

Bahar Göksu
Bahar Göksu
1993 senesinin Nisan ayı. Yağmurlu bir perşembe sabahı 8 Nisan da dünyaya gözlerimi Alanya 'da açtım. Mavinin yeşille sarmaş dolaş olduğu bu şehirde geçti çocukluğum. Annem, babam, kardeşlerim ve ben. Dünyam bu kadardı çocukluğumda. Evimizin önündeki dut ağacı özgürlüğümün ve oyun sahamın bitiş noktası olarak senelerce orda durdu dimdik. Yörük kültürünün içine doğdum. Dahası keçimiz bile vardı ben çocukken. Kıldan dokunmuş kilimlerden tutun da keçilerin boynuna kaybolmasın diye takılan çanlara kadar hepsi vardı etrafımda. Çamurdan evler yaptım çocukken. Şehirler kurup o şehirlere liderlik ettim, arkadaşlarımı yönetmeyi onlara görev vermeyi onlardan yaşça biraz büyük olmayı -olmasam da öyle sanılmasını- istedim hep. Yeşilin içine düştüm, rengârenk çiçekleri yemyeşil bahçelerde topladım. Portakal çiçeği aromalı bir hayatım vardı benim çocukken. Dilimde dilimin dönmediği yabancı şarkılar bulutların şekillerine eşlik ederdi. Bazen kalp, bazen kuğu bazen melek ama mutlaka bir şey görürdüm gökyüzünde. Annem benden 43 yaş büyük, babam 48 yaş. Bu da şüphe yok ki korkunç bir kuşak çatışması demek. Evde sessiz kuşaktan tutun da x, y, z kuşağına kadar her kuşaktan insanın kendi eşsiz doğruları ve yaşam felsefelerinin olması ve bunun bir şekilde ortak doğrulara dönüştürülmesi ciddi bir empati ve hoşgörünün ürünüdür. Bu küçük yaştan itibaren olgun olmak zorunda kalmış bir çocuğu beraberinde getirdi ve ben bu ciddi kuşak çatışmasının içinden onlarla anlaşmayı başararak çıkmış küçük bir kahraman olarak ifade edebilirim kendimi. Günümüzün modern hayat anlayışına onları ikna etmek, kendi hayatımı onlarınkiyle çarpışmadan yaşayabilmek ciddi bir iş. Onların da çocukluğa geri döndüğü dönemlerde sanırım eşitlendi yaşımız hatta zaman zaman kendimi onlardan daha olgun hissettiğim de olmuyor değil. Okul hayatım boyunca ailemin dizinin dibindeydim. Dut ağacı güvenlik çemberini aşmıştım ama mahalle ilkokulundan bir adım öte gidemedim beş yıl boyunca. Sınıfımın en başarılı öğrencisi olarak ilköğretimi bitirdikten sonra Anadolu lisesinde türkçe- matematik ağırlıklı olarak okudum. Edebiyata ilgim henüz okula başladığım yıllarda şiir kitaplarını ve dünya klasiklerini okumamla başlamıştı zaten. Ortaokul boyunca yazdığım duygu dolu kompozisyonlarla ayakta alkışlandım ve örnek gösterildim. Şiir dinletilerinde insanların kalplerine dokunmaya başladım. Henüz on üç yaşındayken bir bayram sabahı elime kalemi defteri alıp ilk hikâyemi yazdım. Okuduğum çevrelerde büyük beğeni toplayan bu hikâye benim yazma anlamında cesaretlendiğim ilk yer diyebilirim. Edebiyatın teknikleriyle epey içli dışlı bir lise eğitiminden sonra kazanımlarımı daha iyi yazmak için kullanabildiğim ölçüde kullanmaya devam ettim. Koruma çemberimiz dut ağacı; mahalle sınırı, ilçe sınırı derken, il sınırı olarak devam etti ve Antalya da lisans eğitimime devam ettim. Bir yıl İngilizce hazırlık olmak üzere beş yıl İktisat okuduktan sonra kepi fırlatıp güvenli yuvama geri döndüm. Ebeveynlerle ve kardeşlerimle aramdaki yaş farkının hiç değişmemesi matematiksel bir kural fakat fikir ayrılıkları bu beş sene içinde devleşmiş ve işin içinden çıkılmaz hale gelmişti. Yalnızlaştığım bu dönemde yazmak sığınağım haline geldi. Sürekli olarak hayatın içindeki her konuyla alakalı yazmaya başladım. Şu anda bitirmek üzere olduğum bir kitabım var. Mesleğim bankacılık. Bir süre özel bir bankada finansal hizmetler yöneticiliği yaptım. Sonra asıl sıfatımın yazarlık olması gerektiğine karar verdiğim için bu işle ilişiğimi kesip tüm gücüm ve edebi yeteneğimle yazmaya başladım. Çok yakında ilk kitabımla yazarlık deneyimimi somutlaştırmış, ölümsüz olma yolunda ilk adımı atmış olacağım. Coşkulu ve heyecanlıyım. İnsanların mutlak bir kaderle doğduğuna inanıyorum ama belli ölçülerde hayatımızın daha iyi ve güzel olmasının bize bağlı olabileceği kanaatindeyim. Hayatımızda başımıza gelmiş en büyük kötülük ya da şanssızlıkmış gibi görünen kimi yaşanmışlıklar bizim biz olmamız için gerekli şeylerdir. Öyle ki ben kendime çok uzak yaşam biçimlerine sahip kardeşler ve anne babam sayesinde iletişim becerimi benim yaşımda olan birçok insana göre daha iyi ve çok yönlü olarak geliştirdim. Karşımdaki insanı olduğu şekliyle kabul etmenin önemini anladım. Başka bir şey ise insanların içine doğduğu, içinde büyüdüğü ve sahip olduğu olanakların farklılığı ve değişen sosyal yaşam ve beklentiler çok farklı perspektifleri barındırıyor. Bunun sonucu olarak çoğu zaman iletişimsizlik baş gösteren ilk problemdir. Bu problemi aşmanın etkin yolu da empati, saygı ve tabi ki daha önceki satırlarımda da belirttiğim üzere insanları kendi yaşam şekilleri, kendi doğruları ve kendi yaşam felsefeleriyle oldukları şekilde kabul etmek. Kendimi kendi dilim döndüğünce ifade eden samimi satırlarımla size veda etmek isterim. "yeniden canlanmanın adıdır bahar... Çiçek kokusu... Polen hapşırığı... Bir avuç taze eriktir çiçeği burnunda... Eş dostla iki satır muhabbettir... Yeşilin maviyle aşkı, güneşle taçlanması, yağmurla damla damla parlamasıdır. Eriyen kar tanelerinin coşturduğu ırmaklardır. Sevginin kalplere sığmaz olduğu aydır. Aşkın mevsimidir. Güzeldir işte. Ben de bir bahar günü bir perşembe sabahı dolanmışım çarşafa:) Derler ki; yağmurla gelmişim, bereketle... Bu yüzden adım, bu yüzden bir esip bir gürleyip bir çiçek açmalarım. Kelebek misali oradan oraya kanatlanmalarım bu yüzden. Bu yüzden ateşe kanat çırpmalarım.. Çünkü bu benim doğam. Bu yüzden her şey için iyi ki... İyi ki doğdum o zaman :) başımla beraber bu hayattan ne gelirse ..." Bahar Göksu Alanya
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.